Ülkü ERAKALIN "Çığlık Çığlığa Bir Sevda"

Ünlü Sinema Yönetmeni Ülkü ERAKALIN'ın "Çığlık Çığlığa Bir Sevda" Sinema Filmi 14 Nisan Çarşamba akşamı Beyoğlu Sinemasında İstanbul Film Festivali izleyicileri ile buluştu.

Filmin Galasında oyunculardan ünlü sinema oyuncusu Ediz HUN, Tomris OĞUZALP, Tuğrul METEER, Aysun GÜVEN, Cenk SÖZERİ ve Foto Direktörü Tangör TOYDEMİR katıldı. Salon tıklım tıklım dolu olurken, film izleyiciler tarafından büyük bir ilgi ile alkışlar eşliğinde izlendi.

Sayın Ülkü ERAKALIN film galasının açılış konuşmasında; "Hazırlığına başladığım ilk günümden beri bana inanarak filmimi destekleyen tüm ekibime, Sinema Yazarı Sayın Atilla DORSAY'a, Sayın Yüksel AYTUĞ'a, Sayın Vecdi SAYAR'a Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı'na, Türk Eğitim Vakfı'na ve de Uluslararası İstanbul Film Festivali Yönetim Kurulu'na saygı dolu teşekkürlerimi sunuyorum. Ben bu filmimi bütün Yeşilçam ve Yeşilçam emekçileri adına çektim. Hepsini sevgi ve saygıyla anıyorum" diyerek duygu dolu dakikalar yaşanmasına vesile oldu.

ERAKALIN'ın konuşmasının ardından sözü ünlü sinema oyuncusu Ediz HUN aldı. Ediz HUN konuşmasında Ülkü ERAKALIN ile çalışmaktan büyük bir onur duyduğunu ifade ederken "Çığlık Çığlığa Bir Sevda" filminin sevgi dolu bir film olduğunu belirtti.

Tomris OĞUZALP ise konuşmasında "şimdiye kadar kötü kadın rolleri ile tanındım, Ülkü Bey sayesinde ilk defa iyi kadın rolü oynadım" diyerek kendisinin de bu filmde olmasından çok mutlu olduklarını ifade etti.

Film sonrasında başta Ülkü ERAKALIN ve Ediz HUN olmak üzere oyuncular izleyiciler tarafından yoğun ilgiyle karşılandı. İnsanlar tebrik etmek için kuyruğa girdi ve resim çektirdiler.

Ünlü Film eleştirmeni Atilla DORSAY'ın film hakkındaki yorumları oldukça etkileyiciydi, Atilla DORSAY'ın yorumu; Bir Yıldız Sönüyor & ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA BİR AŞK X X X

Ülkü ERAKALIN'ın filmi en kibar deyimiyle bir "kitcsh" örneği olarak, biraz daha avam bir dille de içi boş bir foto-roman diye görülebilir. En azından ilk yarısını izlerken... Çünkü film, son derece akışkan bir dille, insana gördükleri üzerine düşünmek, yorum yapmak, kuşkular beslemek fırsatını vermeyen bir tempoyla ve de özenli, estetik geçişlerle, klasik bir "yaşlanmış star" öyküsü anlatıyor. Büyük ölçüde Zeki MÜREN'den esinlenmiş, ama onun birebir hikayesi de değil... Özellikle sonlara doğru MÜREN'le benzerlikler hızla artsa ve onun gerçek akıbetine cuk oturan finalle, bu iyice pekişse de...

Film, son derece kitabi senaryosuyla, hep güzel, akıllı-uslu sözler eden, sanki bir filmde veya sahnede olduklarının bilinciyle hareket eden kahramanlarıyla ve de arkada sürekli çalan veya söylenen Zeki Müren şarkılarıyla biraz da bir konser havasına bürünerek, tam bir yapaylık duygusu içeriyor. Hiçbir anında, hiçbir sahnesinde bir gerçeklik rüzgârı esmiyor bile... Ama garip biçimde, bu yapaylık duygusu giderek başlı başına bir estetik oluşturuyor. Bilmiyorum, sevgili Ülkü ERAKALIN, bu duygulu ve duygusal Yeşilçam emekçisi, bunu bilinçli olarak mı yaptı? Belki gerçek bir MÜREN biyografisinin imkânsızlığı, en azından zorluğu karşısında, böylesine dolaylı bir yol mu seçti? Ama ne olursa olsun, bu yapaylık başlı başına bir üsluba dönüşüyor ve kendini kabul ettiriyor. Gerçeğin yerini alan bir tür stilizasyon da denebilir.

MÜREN'in temel bir özeliği, yani eşcinselliği filmde çok usturuplu biçimde ele alınmış... Hep karşılıksız kalmış sevgiler, kırık aşklar, yıkılmış hayallerden söz ediliyor. Ama işte, iki şey oluyor: bir yandan maziden çıkıp gelen bir genç adam, olasılıkla bir eski sevgili, unutulmaya çalışılmış bir büyük aşk, bir gece aniden çıkıp geliyor ve Ruhi beyden büyük kumar borçlarını ödemesi için talepte bulunuyor. Ah, işte eşcinselliğin değişmeyen kaderi: o genç adam eninde sonunda ihanet edecek, kendisine yönelmiş büyük aşkı üç-beş kuruşa feda edecektir... Öte yandan, filmin eşcinsel bir duyarlılığı açık eden belki tek bölümünde, Ruhi bey, kendisi üzerine tez yapmaya gelmiş üniversiteli delikanlıya karşı giderek gelişen tutkusunu rüya mı, gerçek mi olduğu tartışmalı bir sahnede açığa vuracaktır. Ama sonunda, yeni bir aşkın yıkıcılığından kaçmayı seçecektir.

Ancak o genç adam da yine benzer bir bunalımın içine düşer. Elbette Ruhi Bey yaşında bir adama ilgi duyduğu için değil. Ama onda kendi ruh ikizini bulur gibi olduğu, onda kendisini, kendi geleceğini gördüğü için... Ve genç adamın sözlüsü genç kız da bunu sezdiği için öylesine mutsuz olmaz mı?

Ve finalde, o görkemli, alabildiğine aşırı, barok, gerçek-üstü sahne... Tuvaline çılgın fırça darbeleri vurup duran, karşılıksız bir aşka ömrünü adamış ve kaybetmeye mahkûm olduğunu hep bilerek umutsuzluk batağına saplanmış kadın dost... Ve de piyanosu başında, bir MÜREN şarkısı eşliğinde, çıldırmış bir yaşlı müzisyen gibi tuşlara basıp duran Ruhi bey... İki yaşlı ve tatminsiz sanatçının ortak bir cinnette birleşen ruhlarına müzikal bir "contre-point" getiren o müthiş davul vuruşları. Belki ERAKALIN'ın hep duygusal kalmış yumuşak üslubunun en haşin, en sert, en vahşi sahnesi... Ve de Türk ve giderek dünya "gay sineması'na görkemli bir armağan. Öyle ki, filmin diğer öğeleriyle birleşerek bir evrensel gay kült-filmi yaratabilir...

| < Önceki | Sonraki > |
|---|




